Çalıkuşu
Reads
Camdan kulelerin göğe yükseldiği finans merkezinde, gece yarısına doğru hayat yavaşlardı ama asansörlerin vızıltısı hiç kesilmezdi. Kırk ikinci kattaki devasa ofisin camları, şehrin titrek ışıklarını yutuyordu. İçeride sadece tek bir ses vardı: odanın ortasında volta atan adamın neredeyse hiç ses çıkarmayan, tehlikeli adımları. Valen Blackwood, üzerine kusursuzca dikilmiş kömür karası takım elbisesinin içinde, bir heykeltıraşın elinden çıkmış kadar sakin görünüyordu. Ancak bu sakinlik, yalnızca insan gözünün görebileceği bir yanılsamaydı. Derisinin altında, her kas lifinde sabırsız bir elektrik dolaşıyordu. İki gün sonra dolunay vardı. Şehrin gürültüsü, egzoz dumanı ve binlerce insanın kaygı kokusu zihnine bir mengene gibi saplanıyordu. Gözlerini kapattığında, caddeler ötedeki bir sokak köpeğinin nabzını bile ayırt edebiliyordu. Normalde insanlara tahammül etmesi gerekmezdi; serveti, gücü ve şirketler grubu onu dünyadan izole etmeye fazlasıyla yetiyordu. Ama buradaydı, çünkü modern çağda sürüyü hayatta tutmanın yolu artık ormanlarda saklanmaktan değil, küresel sermayeyi ve tapuları yönetmekten geçiyordu. Birden durdu. Burnuna çarpan kokuyla omurgası gerildi. Yağmur sonrası sokak lambasının altında yürüyen birinin kokusu... Hayır, daha fazlası. Teninden yükselen saf, katıksız bir yorgunluk ve hafif bir vanilya esintisi. Ama en çok da korkunun o tuzlu, keskin kokusu. Koridorun sonundaki arşiv odasından aceleci topuk sesleri geldi. Nora, kollarındaki kalın dosya klasörlerini düşürmemek için kapıyı omzuyla itti. Şirketteki henüz ilk haftasıydı ve bu kattaki kimsenin saat dokuzdan sonra kalmadığını sanıyordu. Şirketin kurucusu ve yönetim kurulu başkanı hakkında fısıldananları çok iyi biliyordu: Soğuk, ulaşılmaz, tek bir bakışıyla tüm yönetim kurulunu dize getiren Valen Blackwood. Ama onu kırk ikinci katın loş koridorunda, sanki gecenin bir parçasıymış gibi dikilirken bulmayı asla beklemiyordu. "Ben... çok özür dilerim," diye fısıldadı Nora. Ayakları mermer zemine çakılı kalmıştı. "Denetim raporlarını masanıza bırakmam istendi. Ofiste kimsenin kalmadığını sanıyordum Bay Blackwood." Valen ağır ağır ona döndü. Loş ışıkta kehribar parıltılar saçan gözleri, bir şirket yöneticisinden çok avını tartan bir yırtıcıyı andırıyordu. Nora'nın kalbi birden göğüs kafesini dövmeye başladı—güm, güm, güm. O ses, Valen’ın keskin kulaklarında bir savaş davulu gibi yankılandı. Valen bir adım öne çıktı. İnsani tarafı mesafesini korumasını, bu kızı derhal göndermesini söylüyordu; zira bu kadın fazla kırılgandı, fazla yabancıydı. Ama içindeki kurt, genç kadının hızlanan nabzını ve aralarında bir anda kıvılcımlanan tuhaf, manyetik çekimi havada yakalamıştı bile. "Bu saatte burada olmaman gerekiyordu," dedi Valen. Sesi derinden gelen, pürüzsüz ama tüyleri ürpertecek kadar boğuk bir tondaydı. Nora elindeki dosyaları göğsüne daha da bastırdı, bir kalkan gibi aralarına koyarak. "Ben sadece işimi yapıyordum." Valen aralarındaki mesafeyi birkaç santime indirecek kadar yaklaştı. Nora'nın boynundaki şah damarının titrek atışını net bir şekilde görebiliyordu. İlk defa, bu beton yığınının içinde bir insanın kokusu başını döndürmüştü. "Burada yapacağın en tehlikeli şey," diye fısıldadı Valen, bakışlarını genç kadının gözlerinden bir an bile ayırmadan, "işini fazla iyi yapmak." Nora nefesini tuttu. Aralarındaki mesafe o kadar daralmıştı ki, Valen’ın pahalı kabanından yükselen sedir ağacı ve kış gecesi kokusunu ciğerlerine kadar çekebiliyordu. Ancak bu zarif kokunun hemen altında, tanımlayamadığı, genetik kodlarına kazınmış ilkel bir alarmı çalan yabani bir iz vardı. Bir adım geri çekilmek istedi, sırtı soğuk cam bölmeye yaslandı. Kaçacak yeri kalmamıştı. "Raporlar..." dedi Nora, sesinin titremesine engel olmaya çalışarak. "Yarın sabahki yönetim kurulu toplantısı için hazırlanması gerekiyordu. Finans ekibindeki kıdemli uzman beni görevlendirdi." Valen cevap vermedi. Bakışları kadının yüzünde dolaştı; önce hafifçe çatılmış kaşlarına, ardından dudaklarına ve nihayetinde şah damarının çılgınca attığı o soluk boyun kıvrımına indi. O damarın altındaki sıcak, taze kanın akışını duyabiliyordu. Valen gibi safkan bir alfa için kontrol her şeydi. Yıllardır insan dünyasının en tepesinde, bu devasa holdingi tek bir hataya yer bırakmadan yönetmişti. Milyar dolarlık anlaşmalar, entrikalar, rakip sürülerin sinsi sızma girişimleri... Hiçbiri onun demir iradesini sarsamamıştı. Ama şimdi, sadece birkaç gündür bu binada çalışan sıradan bir insan kadının kokusu, göğüs kafesinin altındaki canavarı pençelerini çıkarmaya zorluyordu. İçindeki kurt hırlıyordu: O bize ait. Valen dişlerini birbirine bastırdı, çenesinin sert hattı daha da belirginleşti. Gözlerindeki kehribar parıltıyı bastırmak için göz kapaklarını bir anlığına indirdi. Yeniden açtığında irisleri tekrar insani bir gece karasına dönmüştü, ancak tehlike geçmemişti; sadece ertelenmişti. "Adın ne?" diye sordu. Sesi önceki kadar keskin değil ama çok daha derin, hipnotize edici bir tondaydı. "Nora. Nora Vance."
Updated at
Reads
Rüzgâr, sarp kayalıkların arasından geçerken jilet gibi keskin, diş gıcırdatan bir ıslık çalıyordu.Eski taş yapının girişindeki paslı demir kapı gıcırtıyla aralandığında, içeriye giren sadece dağın dondurucu ayazı değildi. Teoman içeriye adım attığında odadaki havanın basıncı bile değişti; tavanın kuytularında titreşen cılız fener ışığı bir an için geriye çekilir gibi oldu. Üzerindeki kamuflaj kışlık parkanın yakaları çenesine kadar kalkıktı, omuzlarında erimeye direnen kar kristalleri parıldıyordu. Ağır arazi botlarının taş zeminde bıraktığı tok ses, yüzyıllık manastır sığınağının sessizliğini bir cam gibi kırdı.Neva, tahta masanın üzerine serilmiş yıpranmış taş kitabe parçalarından başını kaldırmadı. Parmakları arasındaki ince uçlu restorasyon fırçasını sabit tutmaya çalışıyordu ama odanın sıfırın altına inen soğuğu parmak uçlarını çoktan uyuşturmuş, eklemlerini sızlatmaya başlamıştı."Burada kalamazsın."Ses ne bağırıyordu ne de içinde çiğ bir tehdit barındırıyordu. Düz, kısık, metalik ve tartışmaya zerre kadar yer bırakmayacak kadar kesin bir tondaydı. Teoman kapının pervazında durmuş, içeriye fazladan tek bir adım bile atmamıştı. Karşısındaki canlıya yaklaşmak istemeyen, sınırlarını kaba kuvvetle değil sadece duruşuyla çizen bir yabancılık vardı üzerinde.Neva fırçayı dikkatle porselen kabın kenarına bıraktı. Derin bir nefes alıp yavaşça doğruldu, üşümekten uyuşmuş burnunu çekip adama baktı. Teoman’ın yüzü, bu coğrafyanın taşları gibi çetin kış şartlarında dövülmüştü. Keskin elmacık kemikleri, gergin çene hattı ve kirli sakallarının gizleyemediği soğuk bir ifadesizlik... Gözleri ise bir insanın içine değil, arkasındaki duvara bakar gibi donuk bir buz grisiydi. Bir avcının dürbünü kadar mekanik, tek bir his kırıntısı bile taşımayan gözler."Evraklarımı gördünüz Yüzbaşı," dedi Neva. Sesindeki titremeyi bastırmak için avuçlarını masanın kenarına bastırdı. "Kültür Bakanlığı ve Valilik ortak oluru var. Bu kitabeler kış tam bastırmadan, ilk don çökmeden belgelenmezse çatlakların arasına dolan su buza dönüşecek. Yüzyıllık tarih tuzla buz olacak."Teoman gözlerini bir saniye bile kırpmadan kıza baktı. Bakışları önce Neva’nın üzerindeki yetersiz yün kazağa, titreyen solgun parmaklarına, ardından masadaki fırçalara ve kimyasal solüsyon şişelerine kaydı. Yüzünde ne bir küçümseme ne de bir alay belirdi. Sadece katıksız bir kayıtsızlık."Kâğıtların burada bir hükmü yok," dedi Teoman. Sesi bir emir subayının soğukluğuyla döküldü dudaklarından. "Aşağı vadide fırtına yolu kesmek üzere. Yarım saat içinde son devriye aracı kalkacak. Eşyalarını topla. O araca bineceksin.""Binmeyeceğim." Neva masadan destek alarak bir adım öne çıktı. Teoman’ın varlığı odayı öyle bir ağırlıkla doldurmuştu ki, göğsünde bir baskı hissetti ama gözlerini kaçırmadı. "Ben buraya sizin kişisel izninizle gelmedim. Görevimi layığıyla bitirmeden de hiçbir yere gitmiyorum."Teoman içeriye doğru ağır bir adım attı. Adımı öylesine sessiz ve dengeliydi ki, Neva gayriihtiyari yarım adım geriledi. Masanın hemen önünde, kızla arasında sadece bir metrelik mesafe bırakacak şekilde durdu. Fiziksel olarak yakındı ama çevresini saran görünmez buz duvarı öyle kalındı ki, aralarında kilometreler varmış gibi hissettiriyordu.Eldivenli elini ağır ağır kaldırdı. Masanın üzerindeki kırık, çatlakları ince kireç tortusuyla tutturulmuş küçük bir fresk parçasına uzandı. İşaret parmağının ucuyla taşa dokundu ve onu bir santim yana itti."Bu taş dağılırsa sadece geçmiş silinir," dedi, bakışlarını taştan çekip Neva’nın yüzüne mıhlayarak. "Ama sen burada dağılırsan, bir askerin nöbetinde dağılmış olursun. Ben kendi sahamda kimsenin cesedini taşımam.""Bana bir şey olmayacak. İçeride kalacağım, dışarıya adım bile atmayacağım.""Olacak." Teoman’ın ses tonu bir milim bile dalgalanmadı. "Gece hava eksi yirmiye inecek. Jeneratör donacak. Telsizler tepedeki baz istasyonu buz tuttuğu an susacak. Bu dağın ardındaki gedikten kimlerin sızdığını, kayaların arasında kimin nefes aldığını bilmiyorsun. Burası senin tozunu aldığın steril müzelere benzemez. Burada insanlar çatlayıp kırılmaz; doğrudan yok edilir."Neva yutkundu. Boğazındaki düğüm canını yaktı ama çenesini biraz daha dikleştirdi. "O zaman koruyun beni Yüzbaşı. Üniformanızın, rütbenizin gereği bu değil mi?"Teoman’ın çenesi kaskatı kesildi. Gözlerindeki gri buz tabakasının arkasında anlık, karanlık ve tehlikeli bir kıvılcım çaktı; sonra aynı hızla yerini mutlak bir karanlığa bıraktı. Kıza doğru yarım adım daha eğildi. Neva, adamın üzerinden yayılan ayazı, sert deri kokusunu ve derine işlemiş barut kokusunu ilk kez bu kadar yakından hissetti."Ben kimseyi korumam," dedi Teoman. Sesi fısıltı kadar alçak ama bir tüfeğin namlusu kadar ağırdı. "Ben sadece hedefi imha ederim. Yanımda nefes alan her sivil bir yüktür, her insan bir zaafiyettir. Ve ben zaafiyetleri arkamda bırakır, yoluma bakarım."Geri çekildi. Tek bir saniyesini bile boşa harcamak istemeyen bir refleksle arkasını döndü. Kapı eşiğine doğru yürüdü. Tam çıkarken, omzunun üzerinden dönü
Updated at
Reads
Dedenin, vefat eden en yakın dostuna verdiği son söz, bir ailenin kaderini ve iki gencin hayatını altüst etmek üzereydi.
Updated at
Reads
Nefret dolu iki insanın hikayesi. Kalplerindeki nefreti susturabilecekler mi ?
Updated at
Reads
Kasabanın tren istasyonu, sanki zamanın durduğu ve rüzgarın sadece tozu savurmak için uğradığı unutulmuş bir araftı. Ömer, gıcırdayan vagon kapısından aşağı adımını attığında, genzini yakan o tanıdık kuru nane ve yanık toprak kokusunu içine çekti.On iki yıl geçmişti. On beş yaşındayken, babasının "Seni bu cehennemden kurtarıyorum" diyerek alelacele Münih’e giden bir akrabanın yanına gönderdiği o çocuk değildi artık. Cebinde Avrupa’nın soğuk kütüphanelerinde dirsek çürüterek aldığı Münih Ludwig Maximilian Üniversitesi Hukuk diploması, zihninde ise doğup büyüdüğü bu topraklara dair bölük pörçük, karanlık anılar vardı.Ömer kasabadan apar topar gönderildiğinde, Aladağ ve Karaslan aileleri arasındaki o eski gerginlik henüz geri dönülemez bir yıkıma evrilmemişti. Giderken arkasında bıraktığı tek şey, karşı taraftaki evin bahçesinde koşturan, adını bile doğru dürüst bilmediği beş altı yaşlarında, ürkek gözlü bir kız çocuğuydu. Şimdi ise her iki aile de birbirinin adını anmayı bile yasaklamıştı. Çünkü o gittikten hemen sonra bu topraklar, yirmi yaşında bir gencin kanıyla sulanmıştı.
Updated at
Reads
Hikayeye Mucize’nin dışarıdan bakıldığında imrenilecek olan hayatını göstererek başlamak, sonrasındaki yıkımın etkisini artırır.
Updated at
Dear Reader, we use the permissions associated with cookies to keep our website running smoothly and to provide you with personalized content that better meets your needs and ensure the best reading experience. At any time, you can change your permissions for the cookie settings below.
If you would like to learn more about our Cookie, you can click on Privacy Policy.