Yazar Peri Peri
Reads
Karadeniz’in o bitmek bilmeyen, göğün yedi kat yukarısına uzanan sisli dağlarının arasında, yeşilin her tonunun insana hem nefes hem de keder verdiği bir köy vardı. Çatallı Köyü derlerdi oraya. Yamaca kurulu, evlerin birbirine uzak ama dedikoduların birbirine rüzgardan hızlı ulaştığı, toprağı dik, insanı dik kafalı bir yer. İşte bu köyün en dik yamaçlarından birinde, ahşap ve taş karışımı iki katlı eski bir Karadeniz evi yükselirdi. O evde, isimleri suların berraklığından ve gecenin karanlığından gelen iki kız kardeş yaşardı: Nehir ve Gece.Büyük olan Nehir’di, yirmi yaşındaydı. İsmi gibi çağlayıp akması, bendini yıkıp geçmesi beklenirdi belki ama kader onun önüne öyle büyük taşlar yığmıştı ki, Nehir sadece kendi içine akan, derin ve sessiz bir göle dönüşmüştü. Küçük olan ise on sekiz yaşındaki Gece’ydi. Ablasının aksine, o kapkaranlık isminin altında her an patlamaya hazır bir volkan, haksızlığa karşı duran bir fırtına saklardı. Nehir doğduğunda babası Aslan, "Bu uşak pir nehir gibi aksun, bereket getursun yurdumuza," demişti. İki yıl sonra Gece doğduğunda ise, dışarıda göz gözü görmeyen bir Karadeniz fırtınası vardı, gökyüzü zifiri karanlıktı. Annesi Emine, "Yine mi kiz doğurdum, bahtı da bu gece gibi kara olsun bari," diyerek fırlatmıştı adını ortaya.Bu iki kız kardeşin hayatı, dışarıdan bakıldığında Karadeniz’in o eşsiz doğası içinde sakin akan bir su gibi görünse de, o ahşap evin duvarları ardında bitmek bilmeyen bir zulmün, aşağılanmanın ve sevgisizliğin gölgesindeydi. Nehir ve Gece, doğdukları günden beri anne ve babalarının gözünde birer "hata", birer "fazlalık" ve en acısı da birer "yük" olarak büyütülmüşlerdi. Erkek çocuk özlemiyle yanıp tutuşan baba Aslan ve kocasına bir erkek evlat veremediği için tüm hıncını kızlarından çıkaran anne Emine, bu iki fidanı her gün sözleriyle, bakışlarıyla döverek büyütmüşlerdi.Ancak Nehir’in omuzlarında, Gece’ye göre çok daha ağır bir yük vardı. Nehir doğuştan gelen, sol bacağındaki ve kalbindeki bir rahatsızlıkla maluldu. Bir bacağı diğerine göre biraz daha kısa ve zayıftı, yürürken hafifçe aksar, hızlı yürüdüğünde ya da heyecanlandığında göğsünün sol tarafına amansız bir sancı saplanırdı. Kalbi, bu dünyadaki kötülüklere dayanamayacak kadar yorgundu daha yirmi yaşında. Karadeniz’in o dik patikalarını tırmanırken nefesi kesilir, durup soluklanmak zorunda kalırdı. İşte bu rahatsızlığı, babası Aslan için en büyük utanç kaynağıydı.Aslan, köy kahvesinde oturduğunda başını öne eğen, "Bir sağlam uşak veremedun bana," diye karısına hırlayan gaddar bir adamdı. Nehir’e hiçbir zaman ismiyle seslenmezdi. Ya "topal" derdi ya da "eksük". Evin içinde Nehir’in ayak sesleri duyulduğunda, o ahşap zemin hafifçe gıcırdadığında Aslan kükrerdi:"Yine ne tıkırdatursun o sakat ayağuni? Yer kaplayisun yeryüzünde, bereketsuz şay! Bi işe yaraduğun yok, kurutun bizi burada!"Annesi Emine de kocasından geri kalmazdı. Sabahın köründe çay bahçesine gitmeden önce Nehir’in odasının kapısını tekmeyle açar, yatakta nefes almakta zorlanan kızının üzerine yürürdü:"Kalk ula kalk! Geberemedun gittun başımıza! Bak o sakat halunla çay sepetini sırtlayamayisun, bari evun buni muni yap! Ha bu yaşa geldun, seni kim alsin bu bacakla? Evde kalup ekmeğumi yiyecesun daha ne kadar? Haçan seni doğuracağıma taşa doğursaydım da ocağum tüteydi!"Nehir bu sözleri her duyduğunda, kalbindeki o ince sızı büyür, boğazına bir düğüm otururdu. Ama o tek bir kelime bile etmezdi. Gözlerini yere indirir, babasının ve annesinin yüzüne bakamazdı. Çünkü Karadeniz’in o hırçın dalgaları gibi esen bu öfkenin karşısında duracak ne dermanı vardı ne de takati. O, kaderine boyun eğmiş, sessizce akan bir nehir gibi acısını içine gömerdi.Ama Gece öyle değildi. Gece, adının aksine bir kıvılcımdı. Ablasına yapılan her haksızlıkta, ona söylenen her ağır sözde içi parça parça olur, gözlerinden ateş fırlardı. Henüz on sekiz yaşındaydı, hayatın sillesini erken yemişti ama ruhu hala teslim olmamıştı. Anne ve babasının bu acımasızlığına karşı durabilen tek kişiydi o evde. Ne zaman Aslan, Nehir’e bağırsa, Gece hemen ablasının önüne siper olur, o küçük gövdesiyle dev gibi babasına kafa tutardı.Yine böyle bir kış akşamı, dışarıda fırtına uğuldarken, ahşap evin oturma odasında soba zar zor yanıyordu. Nehir, titreyen elleriyle babasına çay götürürken, ayağı eşiğe takılmış ve tepsideki sıcak çay Aslan’ın dizlerine dökülmüştü. Aslan acıyla yerinden fırlamış, koca elini havaya kaldırıp Nehir’in suratına indirmek üzere hamle yapmıştı."Seni gebertur kopek ederim! Bi bardaği tutamayisun, ha bu sakat elunle ayağun kurusun da kurtulayum senden!" diye kükremişti Aslan.Tam o sırada odanın kapısından bir fırtına gibi giren Gece, babasının kolunu tutmuş, onu tüm gücüyle geriye doğru itmişti. On sekiz yaşındaki bir kızın gücü babasını sarsmaya yetmezdi belki ama o gözlerindeki cesaret Aslan’ı bir an duraklatmıştı."Dokunma ona!" diye bağırmıştı Gece, Laz şivesinin en hırçın tonuyla. "Yeter da, yeter! Ne istersun ablamdan? Onun suçi ne? Onu bu hale geturen
Updated at
Reads
Mezopotamya'nın kadim topraklarında bazı çocuklar dünyaya gözlerini açtıkları anda yalnızca bir aileye değil, yüzyıllardır süregelen bir geleneğe de doğarlar. Onların kaderi daha ilk nefeslerinde yazılır. Seçecekleri hayat, kuracakları hayaller ve sevecekleri insanlar kendilerine ait değildir. O topraklarda aşk, çoğu zaman törenin gölgesinde kalır; mutluluk ise uğruna mücadele edilmesi gereken en büyük savaşa dönüşür.Baran Karaca, adının ağırlığını omuzlarında taşıyarak büyüdü. Çocuk yaşta öğrendiği ilk gerçek, güçlü olmanın bir tercih değil, mecburiyet olduğuydu. Bir aşiretin tek varisi olarak yetiştirilen Baran, duygularını göstermenin zayıflık sayıldığı, merhametin ise affedilmeyen bir kusur olarak görüldüğü bir dünyanın içinde yaşamayı öğrendi. Yıllar geçtikçe sert mizacı, sarsılmaz duruşu ve verdiği sözden asla dönmeyen karakteriyle çevresindeki herkesin saygı duyduğu, aynı zamanda çekindiği bir adama dönüştü.Onun için hayat; sadakat, onur ve sorumluluk demekti. Aşk ise yalnızca başkalarının yaşadığı bir masaldan ibaretti.Zümra ise aynı coğrafyada bambaşka hayaller kurarak büyüdü. Kitapların arasında kendine küçük bir dünya kuran genç kadın, bir gün kendi ayakları üzerinde durabileceğine, kendi kararlarını verebileceğine inanıyordu. İçinde taşıdığı umut, yaşadığı kasabanın dar sokaklarından çok daha büyüktü. Ancak bazen en güzel hayaller bile, insanların kurduğu acımasız düzen karşısında sessizce yıkılır.Ailesinin yıllar önce yaptığı bir hata, Zümra'nın hayatını geri dönülmez biçimde değiştirecek bir kararın alınmasına neden olur. İki aşiret arasında yeniden büyümeye başlayan düşmanlığı sona erdirmenin tek yolu, yıllardır süregelen bir berdel evliliğidir. Kimse genç kadının ne istediğini sormaz. Çünkü törenin hüküm sürdüğü yerde kadınların sesi çoğu zaman duyulmaz.Baran da bu evliliği istemez.Zümra da...Fakat bazen kader, iki yabancıyı aynı yola çıkmaya mecbur bırakır.Birbirlerini ilk kez gördükleri anda ne büyük bir aşk hissederler ne de masallardaki gibi zaman durur. Aksine, ikisi de karşısındaki insanın kendi özgürlüğünün önündeki en büyük engel olduğunu düşünür. Baran, Zümra'nın gözlerindeki korkusuzluğu fark eder. Zümra ise Baran'ın sert bakışlarının ardına gizlediği derin yalnızlığı hissetmeye başlar.Aynı çatı altında yaşamaya başladıkları ilk günden itibaren ikisi de görünmeyen bir savaşın içine sürüklenir.Baran, bir yanda aşiretinin yükünü taşırken diğer yanda ilk kez kalbinin sesini dinlemek ister. Zümra ise kendisine biçilen kaderi kabullenmek yerine kendi hayatını kurmaya çalışır. Aralarındaki mesafe her geçen gün biraz daha azalırken, konağın taş duvarları yıllardır saklanan sırları birer birer ortaya çıkarmaya başlar.Çünkü bu evlilik yalnızca iki insanı değil, onlarca yıllık hesaplaşmayı da yeniden gün yüzüne çıkaracaktır.Geçmişte işlenen bir cinayet...Yıllardır saklanan bir ihanet...Kan davasını körükleyen büyük bir yalan...Ve herkesin sustuğu tek bir gerçek...Baran ile Zümra, birbirlerine güvenmeyi öğrendikçe çevrelerindeki insanların gerçek yüzleri de ortaya çıkacaktır. Dost sandıkları kişiler düşmana dönüşecek, düşman bildikleri insanların ise hiç beklemedikleri fedakârlıklarına tanık olacaklardır.Fakat asıl sınav, birbirlerini sevmeye başladıkları gün başlayacaktır.Çünkü bazı aşklar yalnızca iki insanın değil, koskoca bir aşiretin kaderini değiştirir.Baran, ilk kez sevdiği kadını koruyabilmek için büyüdüğü bütün kuralları sorgulayacaktır. Zümra ise korkularının üzerine yürüyerek yalnızca kendi hayatı için değil, kendisinden sonra gelecek bütün kadınlar için mücadele edecektir.Ancak töre, kolay kolay yenilmez.İhanet, hiç beklenmeyen yerden gelir.Geçmiş ise unutulduğunu sandığınız anda yeniden karşınıza çıkar.Her kararın ağır bir bedeli vardır.Her sessizliğin ardında saklanan bir çığlık...Her gülümsemenin altında gizlenen bir yara...Ve her büyük aşkın önünde aşılması gereken sayısız engel...Baran ile Zümra'nın hikâyesi yalnızca iki insanın birbirine âşık olmasının hikâyesi değildir. Bu, aile bağları ile vicdan arasında sıkışıp kalan insanların, törenin gölgesinde yaşamaya mahkûm edilen kadınların, geçmişin yükünü omuzlarında taşıyan erkeklerin ve umut etmekten vazgeçmeyen kalplerin hikâyesidir.Kimi zaman bir bakışın, kimi zaman söylenemeyen tek bir cümlenin, kimi zaman da sessizce uzatılan bir elin değiştirdiği hayatlara tanıklık edeceksiniz.Bu hikâyede aşk, yalnızca kalpleri değil; yıllardır örülen duvarları da yıkmaya çalışacak.Fakat hiçbir duvar, ardında sakladığı sırlar ortaya çıkmadan yıkılmaz.Baran ile Zümra'nın kaderi de tam burada başlayacak.Biri, doğduğu günden beri başkalarının yükünü taşımaya mahkûm edilmiş güçlü bir adam...Diğeri ise özgürlüğünden vazgeçmeyen cesur bir kadın...Onları bir araya getiren şey aşk değil, kaderdi.Fakat kaderin yazdığı her hikâye,
Updated at
Reads
Tanıtım İstihbarat, sınırın 40 kilometre derinliğinde, hain bir örgütün lider kadrosunun katılımıyla büyük bir toplantı yapılacağını bildirir. Operasyon emri bizzat Ankara’dan gelir. Fırtına Timi, helikopterle gecenin karanlığında sızma harekatı gerçekleştirir. Hava buz gibidir, dağların zirveleri dumanlıdır.Asena, timin ilerleyişini kolaylaştırmak için hakim bir tepede, kayalıkların arasına gizlenir. Vizöründen gece görüşüyle etrafı tararken, Alparslan ve adamları vadi tabanındaki mağara kompleksine doğru ilerlemektedir. Her şey planlandığı gibi gitmektedir, ta ki telsizden sızan bir cızırtı her şeyi altüst edene kadar. İstihbarat yanıltıcıdır; pusuya düşmüşlerdir.Vadinin dört bir yanından ağır silahlarla ateş açılır. Alparslan, timini korumak için hızla emirler yağdırırken, Asena tepeden peş peşe yaptığı nokta atışlarıyla teröristlerin ağır silahçılarını etkisiz hale getirir. Her tetiğe basışında kalbi Alparslan için çarpmaktadır. "Alparslan, saat iki yönünde doçka var, hareket etme!" diye bağırır telsizden. Rütbeler unutulmuş, can pazarı başlamıştır. Alparslan, Asena’nın koruma ateşi sayesinde timini kayalıkların arkasına çekmeyi başarır. Ancak düşman sayıca çok üstündür ve timin geri çekilme yolları patlayıcılarla kapatılmıştır.Kısım III: En Ağır Karar ve Asena’nın DirenişiÇatışma saatlerce sürer. Timin mühimmatı tükenmek üzeredir. Sıhhiye Murat yaralanmış, telsiz bağlantısı kopma noktasına gelmiştir. Destek kuvvetlerin gelmesi, hava muhalefeti ve yoğun uçaksavar ateşi nedeniyle en az iki saat sürecektir. İki saat, o vadideki her bir asker için bin ölüm demektir.Asena, bulunduğu yüksek tepeden durumun vehametini görür. Eğer birileri düşmanın dikkatini başka yöne çekmez ve uçaksavar mevzisini yok etmezse, ne tim kurtulabilecektir ne de gelecek olan destek helikopterleri iniş yapabilecektir. Kendi bulunduğu tepe, stratejik olarak tüm vadiye hakimdir ancak aynı zamanda düşmanın hedefi haline gelmesi an meselesidir.Asena telsiz mandalına basar. Sesi, silah seslerinin arasında inanılmaz bir sakinlikle yankılanır:"Fırtına 1, ben Fırtına 2. Düşmanın ana grubunu üzerime çekiyorum. Siz vadinin batı koridorundan sıyrılın. Destek helikopterlerinin rotasını temizleyeceğim."Alparslan, duyduğu sözlerle deliye döner. Gözü kararmış, siperden fırlamak üzereyken Başçavuş onu zorla tutar. "Hayır Asena! Olmaz! Derhal mevzini terk et ve geri çekil! Bu bir emirdir!" diye kükrer telsize.Asena, vizöründen son kez Alparslan’ın olduğu kayalığa bakar. Yüzünde hüzünlü ama gururlu bir tebessüm belirir. "Bu emir bu dağlarda geçmiyor komutanım. Babam bana vatan sıkışınca canın bir teferruat olduğunu öğretti. Hakkını helal et, Alparslan’ım... İlk ve son aşkım."Kısım IV: Şahadete YürüyüşAsena, telsizini kapatır. Artık sadece o, tüfeği ve vatanı vardır. Saklandığı kayalıktan çıkarak açık hedef olmayı göze alır ve peş peşe ateş açarak düşman birimlerini kendi tepesine doğru çekmeye başlar. Teröristler, vadideki timi bırakıp tüm güçleriyle Asena’nın olduğu tepeye yoğunlaşırlar. Roketler, havan mermileri Asena’nın etrafındaki kayaları paramparça eder.Asena yaralanır. Sol omzundan sızan kan, üzerindeki şanlı üniformayı boyar. Canı yanmaktadır ama o, acıyı hissetmeyecek kadar büyük bir trans halindedir. Son mermisine kadar savaşır. Düşman tepeye yaklaştığında, yanında taşıdığı ağır patlayıcıların pimini çeker. Çevresi sarılmıştır. Son nefesinde gökyüzüne bakar; dolunay parlamaktadır, tıpkı Türk bayrağındaki hilal gibi."Vatan sağ olsun!" diye haykırır.Büyük bir patlama dağın zirvesini aydınlatır. Asena, gökyüzüne, babasının ve binlerce şehidin yanına uçmuştur. Arkasında temiz bir gökyüzü ve kurtulmuş bir tim bırakarak...EPİLOG: TOPRAKTA AÇAN ÇİÇEKLEROperasyonun üzerinden üç ay geçmiştir. Fırtına Timi, Asena’nın açtığı koridordan sağ salim çıkmış ve gelen destekle düşmanı imha etmiştir. Ancak Alparslan için zaman o gece, o dağda durmuştur.Ankara’daki Cebeci Şehitliği... Hava hafiften yağmurludur. Alparslan, üzerinde tören üniforması, göğsünde madalyalarıyla bir mezar taşının önünde dimdik durmaktadır. Mezar taşında yazmaktadır: “Şehit Üsteğmen Asena Yılmaz – Ruhuna Fatiha.”Alparslan yavaşça diz çöker. Cebinden, operasyondan önce Asena’ya vermek üzere aldığı ama asla veremediği gümüş alyansı çıkarır. Alyansı, mezarın üzerine bırakılan taze kırmızı karanfillerin yanına koyar. Gözlerinden akan yaşlar, yağmur damlalarına karışır."Görevi tamamladık Asena," der fısıltıyla. "Düşman temizlendi, vatan selamette. Ama benim kalbim o dağda, senin yanında kaldı. Şimdi her operasyonda, her tetik düşürüşümde seni göreceğim gökyüzünde. Bekle beni sevgilim, fırtına dindiğinde, ben de yanına geleceğim."Alparslan ayağa kalkar, topuklarını birbirine vurur ve şanlı şehidine, hayatının aşkına, vatanın asil kızına selam durur. Rüzgar, şehitliğin üzerindeki Türk bayrağını dalgalandırırken, Asena’nın ruhu sanki o rüzgarla Alparslan’ın saçlarını okşar. Onların aşkı toprağa gömülmemiş, vatanın harcına karışmıştır
Updated at
Reads
Birbirinden tamamen farklı iki kadının, aynı çatı altında kesişen kaderlerini ve sessiz çığlıklarını anlatan sarsıcı bir hikayeye davetlisiniz. Geleneklerin, törelerin ve kaçınılmaz yazgıların gölgesinde şekillenen bu romanda, köklü bir geçmişe sahip Anadolu köyünün taş duvarları arasında yaşanan gizli acılara tanıklık edeceksiniz. Zamanın ötesinden gelen bir halı motifinin ilmek ilmek işlediği hüzün, karakterlerin gözyaşlarında ve duruşlarında hayat buluyor. Kitabın kapağında yer alan o hüzünlü ve mağrur bakışlar, aslında anlatılmamış binlerce hikayenin, bastırılmış duyguların ve fedakarlıkların somut birer yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Peri Peri’nin güçlü kalemi, insan ruhunun en derin dehlizlerine inerek, okuyucuya sadece bir kurgu sunmakla kalmıyor, aynı zamanda toplumsal gerçeklerin aynasını tutuyor.Evin avlusunda oturan iki kadının duruşu, aralarındaki sessiz ama derinden hissedilen bağı ve her birinin omuzlarında taşıdığı ağır yükü gözler önüne seriyor. Biri gençliğinin baharında hayallerinden vazgeçmek zorunda kalmış, diğeri ise yılların verdiği yorgunluk ve geleneklerin yüklediği sorumlulukla katılaşmış ama içten içe kanayan iki yürek. Bu iki hayatın tek bir evde, ortak bir kaderde nasıl birleştiğini, çatıştığını ve zamanla nasıl birbirinin sığınağı haline geldiğini okurken zamanın nasıl geçtiğini anlamayacaksınız. Arka planda uzanan sisli dağlar ve eski köy evleri, karakterlerin içsel yalnızlığını ve yaşadıkları coğrafyanın sert kurallarını simgeliyor. Dokuma tezgahının başında geçen saatler, aslında sadece iplerin değil, kırılmış umutların ve yeniden inşa edilmeye çalışılan hayatların birer sembolü olarak romanda yerini alıyor.Kuma, sadece bir zorunluluğun ya da dayatmanın romanı değil; aynı zamanda kadının kadını anlama, iyileştirme ve birlikte var olma mücadelesinin de destansı bir anlatımıdır. Peri Peri, kelimeleriyle adeta bir ressam gibi çalışarak, Anadolu'nun kalbinden kopup gelen bu hikayeyi tüm çıplaklığı ve çarpıcılığıyla aktarıyor. Kitabın sayfalarını çevirirken her bir karakterin nefesini ensenizde hissedecek, avludaki toprağın kokusunu içinize çekecek ve kilim desenlerinin ardına gizlenmiş sırları çözmeye çalışacaksınız. Gizemli geçmişlerin, geleceğe dair belirsizliklerin ve her şeye rağmen ayakta kalmaya çalışan güçlü kadın karakterlerin sürükleyici öyküsü, okuyucunun hafızasında uzun süre silinmeyecek izler bırakacak cinsten.Bu kitap, sessiz kalmayı seçenlerin ya da sesini duyuramayanların gür çığlığı olmayı hedefliyor. Her bölümünde farklı bir duygu yoğunluğu barındıran eser, fedakarlığın, kıskançlığın, kabullenişin ve en nihayetinde sevginin farklı yüzlerini keşfetmenizi sağlayacak. Yaşanan tüm dramatik olaylara rağmen umudun yeşerecek bir çatlak bulduğu bu topraklarda, kaderin oyunlarına karşı durmaya çalışan ruhların mücadelesine hayran kalacaksınız. Sürükleyici anlatımı, derin karakter tahlilleri ve etkileyici atmosferiyle bu roman, kütüphanenizin en özel köşesinde yer almayı fazlasıyla hak ediyor. Kapaktaki o derin ve anlamlı bakışların arkasındaki dünyayı keşfetmek, iki kadının ortak yalnızlığına ortak olmak ve hayatın acı-tatlı gerçekleriyle yüzleşmek için bu eşsiz edebi yolculuğa çıkmaya hazır olun.
Updated at
Reads
Aşk bazen günahların en büyüğüdür ama insanı yakıp kavuran o en tatlı günaha karşı koymak imkânsızdır. Kurallar sıradan hayatlar yaşayanlar için yazılmıştır; oysa onların kaderi, kuralların bittiği ve sadece birbirlerinin istisnası oldukları o tehlikeli çizgide kesişti. Ona dokunmak, onun teninin sıcaklığını hissetmek baştan aşağı yasaktı. Ancak o yasak sınır geçildikten sonra, onsuz nefes almak, onsuz yaşamak artık büsbütün imkânsız bir kor haline geldi. Bir tarafta sarsılmaz duvarlar ve toplumun dayattığı zorunluluklar, diğer tarafta ise yatak odasının karanlığında, kırmızı güllerin ve mum ışıklarının gölgesinde harlanan o karanlık arzu... Bu sıradan bir aşk hikayesi değil; iki tenin birbirine mühürlendiği, sırların tehlikeyle harmanlandığı ve her dokunuşta uçurumun kenarına biraz daha yaklaşılan soluksuz bir yüzleşme. Kalbinizin ritmini değiştirecek, sizi tutkunun en derin ve en gizemli dehlizlerine çekecek bu hikayede, Peri'nin kaleminden dökülen her kelimeyle ruhunuzun da o alevlerin arasında eridiğini hissedeceksiniz. Şimdi arkaya yaslanın, tüm kuralları unutun ve bu tehlikeli, nefes kesici günaha ortak olun.
Updated at
Reads
Bazı aşklar kader tarafından yazılır...Bazıları ise kadere rağmen yaşanır.Karan, doğduğu günden beri ailesinin kurallarına göre yaşayan bir adamdı. Güçlüydü, korkusuzdu ve insanların gözlerinde bir efsaneydi. Adının geçtiği yerde herkes susar, onun verdiği kararlar sorgulanmadan kabul edilirdi. Çünkü Karan yalnızca bir adam değildi; nesiller boyunca süren bir düzenin, büyük bir ailenin ve değiştirilemez kuralların temsilcisiydi.Hayatı boyunca ona öğretilen tek şey vardı:Aile her şeyden önce gelirdi.Kurallar asla çiğnenmezdi.Ve kalp hiçbir zaman akıldan üstün tutulmazdı.Fakat insan bazen en büyük savaşını düşmanlarına karşı değil, kendi kalbine karşı verir.Karan bunu çok geç öğrenecekti.Hayatına beklenmedik bir şekilde giren genç kadın, onun yıllardır inşa ettiği duvarları birer birer yıkmaya başlayacaktı. Güzelliğiyle değil, gözlerinin ardında sakladığı cesaretiyle dikkat çeken bu kadın, Karan'ın alışık olduğu herkesten farklıydı. Boyun eğmiyor, korkmuyor ve onun karşısında başını eğmeyi reddediyordu.İlk karşılaşmaları bir tesadüften ibaretti.İkinci karşılaşmaları kaderin oyunu.Üçüncü karşılaşmaları ise geri dönüşü olmayan bir başlangıçtı.Fakat ikisinin de bilmediği bir gerçek vardı.Bu aşk yalnızca yasak değildi.Aynı zamanda tehlikeliydi.Çünkü geçmişte gömülü kalan sırlar, yıllar önce verilen sözler ve aileler arasında kurulan görünmez bağlar onları hiç beklemedikleri bir uçurumun kenarına sürüklüyordu.Bir yanda görevleri...Bir yanda kalpleri...Bir yanda aileleri...Bir yanda aşkları...Karan her geçen gün biraz daha çıkmazın içine sürüklenirken, genç kadın da hayatının en büyük gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalacaktı. Çünkü bazen insanın kim olduğunu belirleyen şey geçmişi değil, verdiği kararlar olur.Ama bazı kararların bedeli ağırdır.Çok ağır...Bir gecede değişen hayatlar, ortaya çıkan sırlar ve kurulan tehlikeli ittifaklar her şeyi altüst edecekti.Karan'ın ailesi onun geleceğini çoktan planlamıştı.Onun kimi seveceğine...Kiminle evleneceğine...Hangi yolu seçeceğine...Onlar karar vermişti.Ancak hesaba katmadıkları bir şey vardı.Aşk.Çünkü aşk, en güçlü kuralları bile yıkabilecek kadar tehlikeliydi.Karan ilk kez ailesine karşı gelmeyi düşünürken, genç kadın da sevdiği adam uğruna her şeyi kaybetmeyi göze alıyordu. Fakat karşılarında yalnızca aileleri yoktu.Geçmişten gelen düşmanlar...Bitmeyen hesaplaşmalar...Kanla yazılmış kurallar...Ve onları ayırmak için her şeyi yapmaya hazır insanlar vardı.Her adımda biraz daha büyüyen tehlike, aşklarını sınarken ikisini de geri dönüşü olmayan seçimlere sürükleyecekti.Peki ya aşk gerçekten her şeye yeter miydi?İnsan sevdiği kişi için ne kadar ileri gidebilirdi?Bir kalp kaderini değiştirebilir miydi?Yoksa kader çoktan kararını vermiş miydi?Yasaklı Kader, yalnızca bir aşk hikâyesi değil...Sadakatin, fedakârlığın, ihanetin ve kaderle verilen savaşın hikâyesi.Gözyaşlarının umutla karıştığı, aşkın cesaretle sınandığı, her sayfasında heyecanın ve duygunun eksik olmadığı unutulmaz bir yolculuk...Bu hikâyede hiçbir şey göründüğü gibi değil.Her sır yeni bir gerçeği ortaya çıkarırken, her gerçek yeni bir yaraya dönüşüyor.Kalbiniz bazen hızla çarpacak, bazen kırılacak, bazen de kahramanlarımızla birlikte yeniden umut etmeyi öğrenecek.Çünkü bazı aşklar unutulur.Bazıları yarım kalır.Bazıları ise bütün dünyaya rağmen yaşamayı başarır.Karan ve sevdiği kadın için soru yalnızca şudur:Aşkları kaderlerini değiştirecek kadar güçlü mü?Yoksa kader, onları birbirinden sonsuza kadar ayıracak mı?Kuralların hüküm sürdüğü bir dünyada en büyük isyan aşksa...Bu hikâye o isyanın hikâyesi.Bir töre.Bir sır.Bir aşk.Ve uğruna her şeyin göze alındığı yasak bir kader...Bu tanıtım arka kapak yazısı olarak da kullanılabilir ve okuyucunun merakını canlı tutacak şekilde hazırlandı.
Updated at
Reads
Kadim dağların gölgesine sığınmış, taş evlerin birbirine yaslandığı, zamanın yavaş aktığı bir Anadolu kasabası... Güneş her batışında gökyüzünü kızıla boyarken, sadece günü değil, bu topraklarda asırlardır süren amansız törelerin ağırlığını da beraberinde getirir. Sessizlik, burada huzurun değil, her an patlamaya hazır bir sırrın habercisidir. Ve bu sessizliğin tam ortasında, "KADER MAKASI"nın hikayesi başlar.Hikayenin kalbinde, ahşap bir tezgahın üzerinde duran iki zıt sembol yer alır: Taze, kan kırmızısı bir gül ve antika, işlemeli, soğuk bir makas. Gül, hayatın, sevginin ve özgürlüğün canlılığını temsil ederken; makas, her an kesmeye, ayırmaya, son vermeye hazır, keskin bir tehdit gibidir. Bu makas, sadece kumaşları değil, bir kadının hayallerini, bir aşkın geleceğini, bir ömrün akışını kesmek üzere oradadır. Kimin kaderini, nasıl bir kesik beklemektedir?"Yasak Bir Aşkın Töreyle İmtihanı" – kitabın kapağında yankılanan bu cümle, hikayenin trajik dokusunu özetler. Bu, sadece iki insanın birbirine duyduğu sevginin hikayesi değildir; köklü, sorgulanmayan törelerin gölgesinde, yasak bir aşka can veren iki ruhun var olma mücadelesidir. Kasabanın her taş sokaklarında fısıldanan, herkesin bildiği ama kimsenin yüksek sesle konuşmaya cesaret edemediği bu sır, bir makas darbesiyle açığa çıkacaktır.Okurken, taş sokakların kokusunu, rüzgarın fısıltısında yasak aşkın heyecanını ve korkusunu hissedeceksiniz. Bir solukta okunacak, ancak etkisi uzun süre geçmeyecek bir hikaye sunan bu kitap, sizi bir Anadolu destanının içine çekecek. Kaderin makası kimin için kesecek? Ve bu kesik, bir son mu, yoksa acıyla yoğrulmuş yeni bir başlangıç mı olacak? "KADER MAKASI", unutulmaz bir aşkın sessiz çığlığı olarak kalbinizde iz bırakacak.
Updated at
Reads
Gökyüzü o akşam, sanki yeryüzündeki o büyük yıkıma eşlik edercesine ağlıyordu. Sokaklar boş, hava buz gibiydi. Sezen Kaya, sırılsıklam olmuş bir halde, kalbindeki o ağır enkazla yürüyordu. Herkesin "asla devrilmez" dediği o büyük aşk, Cihan’ın gidişiyle sanki bir anda yerle bir olmuştu. Adımları ağır, bakışları boştu; çünkü sadece yolunu değil, ruhunun pusulasını da kaybetmişti. Tam o sırada, yağmurun hışırtısını yaran o tanıdık ses yankılandı arkasında. Gelen Cihan Yılmazer’di. Sezen durdu ama dönmedi. Dönse, yüzündeki kırgınlığın onu ele vereceğini biliyordu. Cihan, nefes nefese önüne geçip yolunu kestiğinde, gözlerinde pişmanlığın en koyu hali vardı. "Dur," dedi Cihan, sesi titreyerek, "Gitme, dinle beni!" Sezen’in dudaklarından dökülen "Neyi dinleyeyim?" sorusu, bir sitemden ziyade, paramparça olmuş bir kalbin son çığlığı gibiydi. Cihan’ın "Bana haksızlık ediyorsun," deyişiyle zaman o an sanki buz kesti. İşte tam o saniyede Sezen, aşkın gururdan çok daha büyük bir meydan okuma olduğunu kanıtlayan o cümleyi kurdu: "Madem sana haksızlık ediyorum, o zaman tut elimi ve gidelim buralardan!" Bu hikaye; bitişlerin aslında yeni bir başlangıç olduğunun, en büyük fırtınaların bile iki kalbi birbirinden koparmaya yetmediğinin hikayesi. Sezen ve Cihan için o yağmurlu akşam, devrilen bir aşkın enkazı değil; her şeyi geride bırakıp sadece birbirine sığınan iki insanın yeniden doğuşu oldu. Herkesin vazgeçtiği yerde onlar, ellerini daha sıkı tutarak karanlığın içine doğru, yeni bir hayata adım attılar. Çünkü bazen gitmek değil, her şeye rağmen el ele kalabilmektir gerçek sevda.
Updated at
Reads
KIRIK ZILGITLARIN SESİ Bir evde iki düğün olmazdı; ama bir ölüm, bir hayatı çalmaya yetmişti. Cennetten Cehenneme Bir Haftalık Mesafe Yirmi yaşındaki Leyla için hayat, ablası Selma’nın yaklaşan düğünüyle renklenmişti. Arap geleneklerinin o ağır ama görkemli havası tüm evi sarmış; işlemeli kumaşlar, altın takılar ve öd ağacı kokuları odaları doldurmuştu. Leyla, ablasının mutluluğunu kendi geleceğinin bir aynası sanıyordu. Ancak kaderin, bu köklü ailenin üzerine karanlık bir tül gibi çökeceğinden habersizdi. İlmeğin Ucundaki Sır Düğüne sadece yedi gün kala, zılgıtların yerini sağır edici bir sessizlik aldı. Selma, bembeyaz gelinliği bir kenara bırakıp, kimsenin anlam veremediği bir boşluğa adım attı. Odasının tavanında asılı kalan sadece Selma’nın cansız bedeni değil, aynı zamanda ailenin onuru ve neşesiydi. Arkasında ne bir not, ne bir veda, ne de tek bir ipucu bırakmıştı. Neden? Bu soru, babasının alnındaki çizgilerde ve annesinin bitmek bilmeyen feryatlarında asılı kaldı. Ama törelerin ve toplumun gözünde yas tutmak bir lükstü. Gelinliğin Ağır Mirası Damat tarafının kapıya dayanması ve "sözün yere düşmesi" korkusu, acıdan daha ağır bastı. Babası, sarsılan itibarını kurtarmak ve iki aile arasındaki bağı koparmadan bu büyük krizi bastırmak için en zor kararı verdi: Gidenin yerine kalanı vermek. Leyla, daha ablasının toprağı kurumadan, onun için dikilen gelinliğin içine girmeye zorlandı. Ablasının intiharının gizemi hala odanın köşelerinde fısıldarken; Leyla, hem sevdiği ablasının yasını tutmak hem de onun yarım bıraktığı bir adamın karısı olmak zorundaydı.
Updated at
Reads
Gece İstanbul’un üzerine ağır bir karanlık gibi çökmüştü. Limanın kenarında siyah arabalar birer birer duruyordu.Arabadan ilk inen adam Karan Alp Arslan oldu.Uzun siyah paltosunu düzeltti. Yanındaki adamlar hemen arkasında durdu. Bu şehirde herkes tek bir şeyi bilirdi…Karan Alp Arslan’ın olduğu yerde hata yapılmazdı.Karşısındaki adam korkuyla konuştu.“B-beyim… Ben sadece bir hata yaptım.”Karan yavaşça ona yaklaştı. Gözleri buz gibiydi.“Ben hataları affetmem.”Silah sesi geceyi ikiye böldü.Tam o sırada limanın biraz ilerisinde küçük bir kafenin ışıkları hâlâ yanıyordu.Kafenin içinde Beren Kaya masaları topluyordu. Uzun siyah saçları omzuna düşmüş, yüzünde yorgun ama zarif bir ifade vardı. Hayatı sade ve sessizdi.O gece sadece işini bitirip eve gitmek istiyordu.Ama dışarıdan gelen o silah sesiyle irkildi.Kapıya doğru yürüdü ve istemeden dışarı baktı.Gördüğü şey kalbini hızlandırdı.Siyah arabaların arasında duran uzun boylu, sert bakışlı bir adam…Karan Alp Arslan.Karan da o anda kafasını kaldırdı.Gözleri Beren’le buluştu.Ve o an ikisi de bilmiyordu…Bu karşılaşma ikisinin de hayatını tamamen değiştirecekti.
Updated at
Dear Reader, we use the permissions associated with cookies to keep our website running smoothly and to provide you with personalized content that better meets your needs and ensure the best reading experience. At any time, you can change your permissions for the cookie settings below.
If you would like to learn more about our Cookie, you can click on Privacy Policy.